Klinik pratiğimde, sadece klasik klinik semptomlarla değil; kurumsal dünyanın çalışanlar üzerinde yarattığı yeni ve sinsi bir “tükenmişlik” türüyle sıkça karşılaşıyorum. İş arama sürecinin 3-4 aşamalı görüşmelerden 6-7 aşamalı maratonlara evrildiği; bitmek bilmeyen teknik testlerin ve her seferinde yeniden sahnelenen kusursuz performansların yarattığı bu tabloyu, bir “mülakat yorgunluğu” olarak tanımlamak mümkün. Danışanlarımın odaya getirdiği bu ağırlık, sadece bir işe girememenin getirdiği hayal kırıklığı değil; insanın kendisini sürekli bir “ürün” gibi pazarlarken yaşadığı derin çaresizlik, yalnızlık, değersizlik hissi ve varoluşsal yabancılaşmanın bir izdüşümüdür.
Bir işe girmek için geçilmesi gereken bu çok aşamalı süreç, artık bir modern zaman mitolojisini andırıyor. Teknik mülakatlar, İK filtreleri, vaka analizleri ve nihayetinde “son karar verici” ile yapılan o gergin görüşmeler... Aday, bu sürecin sonunda sadece bir çalışan adayı değil, sistemin beklentilerine göre şekillendirilmiş bir “mozaik” haline geliyor. Oysa ilk görüşmede taze ve bütünlüklü olan o benlik, yedinci görüşmeye gelindiğinde kendi hikâyesinin mekanik bir tekrarına dönüşüyor. Bir “performans tiyatrosu” sahneleniyor; aday kurumun kültürüne uyum sağlamak adına kişiliğinin belirli yönlerini öne çıkarıp, diğerlerini özenle baskılıyor. Winnicott’un “Sahte Benlik” kavramı, mülakat odasının o soğuk, gözetim altındaki atmosferinde hayat buluyor. İnsan, kabul edilmek adına kendi özgünlüğünü parça parça terk ediyor.
Kurumsal dünya bu süreci genellikle “yetenekleri en ince detayına kadar tanıma ve adayın dayanıklılığını ölçme” olarak meşrulaştırıyor. Ancak, danışanlarımın çaresizliği bize bambaşka bir şey söylüyor. İnsanlar bu sürece “dayanıklı” oldukları için değil, hayatta kalmak ve sistemin içinde bir yer edinebilmek için mecbur oldukları için katlanıyorlar. Bu mecburiyet, adayın seçim alanını öylesine daraltıyor ki, ortaya çıkan yorgunluk; emeğin veya profesyonelliğin değil, insanın kendi öznelliğini sistemin ihtiyaçlarına göre satışa çıkarmak zorunda kalmasının yarattığı, insan sıcaklığından yoksun, taş gibi gri ve soğuk bir şeye dönüşüyor.
Tüm bu sürecin içerisinde, insanın kendine sorması gereken o zor ama elzem soruyu hatırlatmak isterim: “Peki, başka neler mümkün? Yapabileceğin tek şey bu sistemin çarkları arasında öğütülmek mi? Ruhunu daha az hırpalayan, seni bu denli yabancılaştırmayan başka yollar olabilir mi?” Sistemin zihinlerimize kazıdığı “başka yol yok” yanılsaması ne kadar doğru? Ve bana kalırsa, mülakat odasının o gri tonlarının ötesinde, insanın kendi sesini duyabileceği, kimliğinin dış baskılarla örselenmediği ve gerçekten “kendi evi” sayılabilecek başka alanların varlığına inanmak bir lüks değil, yaşamsal bir gerekliliktir.
Şunu da belirtmek isterim; bu sistemin içinde hayatta kalma mücadelesi veren, kira, fatura ve gelecek kaygısıyla o yedi kapılı labirentten geçmek zorunda kalanların yükünü yok saymıyorum. İnsan mecburdur; bazen sadece o işe değil, o işin getirdiği güvene ve hayata tutunmaya muhtaçtır. Ancak burada hayati bir ayrım yapmalıyız: İşe muhtaç olmak, öz değerinizin o işin onayına bağlı olduğu anlamına gelmez. Mülakat odasında yaşadığınız o yoğun baskı ve “seçilip seçilmeme” korkusu, sizin değerinizi belirleyen bir ölçüt değildir. Bir yöneticinin sizin hakkınızdaki kararı, sizin gerçekliğinizin tamamı değil; sadece sistemin o anki, bazen insani değerden çok uzak olan bir ihtiyacının cevabıdır.
Sistem sizi bir kod gibi görüp tüketmeye çalışsa da, siz o mülakat odalarına sığmayacak kadar geniş bir öznelliğe sahipsiniz. İşe olan mecburiyetiniz, ruhsal varlığınızı bu sisteme teslim etmek anlamına gelmez. Bazen sistemin içinde kalarak da kendinizi koruyabilirsiniz; yeter ki o mülakat masasında kendi değerinizi onların onayına endekslemeyin. Çünkü bu zorlu maratonun sonunda sizi asıl ayakta tutacak olan şey, o işten alacağınız maaş değil; o kapıların ötesinde, her şeye rağmen kendi özünüzle bağınızı koparmamış olmanızdır.
Bu yazı ilk olarak Corporate Dergi'de yayımlanmıştır.
Kaynaklar

Klinik Psikolog Özlem Serpen
Beykent Üniversitesi Psikoloji Bölümü'nün ardından klinik psikoloji yüksek lisansını İstanbul Kent Üniversitesi'nde tamamladı. Ağırlıklı olarak psikanalitik yaklaşımla; ergen, yetişkin, çift ve ailelerle çalışıyor. Hakkında